Ortak İnsanlık Senfonisinde Borges ve Necâtî

17 Mart 2019
93 Okunma

Doğu-Batı Metinlerinde Yolculuklar

DİVAN ŞİİRİNDEN BORGES’E KATKILAR

Eğer bir kitap okuyorsam, bu kitap kime ait olursa olsun oradaki sözleri sanki başka yerlerde de okumuşum hissine kapılmaktan kendimi alamıyorum. Cümleler, kelimeler,ifadeler, kalıp sözler, imgeler, yahut simgeler, genel deyişle metaforlar, dile getirilmeye çalışılan insani korkular, kaygılar, birbirine pek çok açıdan benzeyen bitmez tükenmez emeller, isyan edenlerle beraber itaat edenler, hakikati hakikat namına bazen de hakikati çıkarlarına yorumlayanlar, üzerinden çağların bile geçmesiyle hiç de değişmemiş yanılgılar, hep ama hep haklı çıkan insanlığın büyük dehalarının, bilgelerinin öngörüleri ve insan okumaları vb. ne kadar birbirlerine benziyorlar, ne kadar aynılar ve değişmezler!

Daha geçenlerde bir yazı araştırması sebebiyle Mevlânâ‟nın Fîhi mâ Fîh‟ine bakıyordum, şu günlerde Eckermann‟ın Goethe İle Konuşmalar‟ını okumaktayım. Bir yerde Goethe Eckermann‟a şöyle diyor: “Bu sabah grandükün veliahdı bendeydi, yarın öğlen için de grandüşes geleceğini bildirdi. Bu tür ziyaretleri lütuf olarak değerlendirmem gerekir, benim yaşamıma güzellik katıyorlar; ama benim iç dünyamı da meşgul ediyorlar; bu asil insanlara ne yenilik sunacağımı, onlarla layıkıyla nasıl sohbet edeceğimi düşünmek zorunda kalıyorum” Bu sözler Fîhi mâ Fîh‟teki Mevlânâ‟nın kaygılarına ne kadar benziyor. O da bilhassa Emir Pervâne‟nin veya diğerlerinin gelişiyle aynı kaygıyı duymuyor muydu? “ Emir Pervâne bizim ziyâretimize gelmesin ve rahatsız olmasın; çünkü bizim bir çok hallerimiz vardır. Bir halde konuşuruz, başka bir halde susarız, bir halde insanlarla ilgileniriz, başka bir halde yalnız kalırız. Allah korusun, Emir böyle bir halde iken gelir de hatırını soramayız, ona vaaz edip onunla konuşmaya halimiz el vermez. Bunun için dostlarla meşgul olmaya, fayda vermeye durumumuz elverişli olduğu zaman bizim onları görmemiz daha iyi olur.”

Yine Goethe, Eckermann’a devlet adamlarının sanat ve benzeri oldukça yoğun ilgi isteyen yan işlerle uğraşlarının yanlış olduğuna dair sözler söylüyor: “Devlet idare etmenin, insanın kendini tümüyle vakfetmesi gereken çok önemli bir meslek olduğundan bahsedildi, bu yüzden devlet idaresini elinde bulunduran kişinin, örneğin sanata aşırı eğilim göstermesi gibi yan işlerle uğraşmasının bu nedenle iyi olmadığına değinildi.” Bu sözleri okuyunca hafızamda hemen Menâkıb-ı Akşemsettin‟den bir pasaj gün ışığına çıkıverdi. Fatih, İstanbul‟un fethinden sonra Akşemsettin‟e, tasavvuf yoluna girmek istediğini ve ne lazımsa yapılmasını söylüyor: “Rivâyet olunur ki merhûm Sultan Mehmed Hân-ı Gâzî Konstantiniyye feth olunduktan sonra tarîk-i tasavufa sâlik oldı. Hazret-i Şeyhe: „Ahkâm-ı tarîkat her ne ise bana gösterüp irşâd eyle dedi” Fakat Akşemsettin bu düşünceden pek hoşlanmıyor veFatih‟e eğer tasavvuf yoluna girerse devlet işlerinin aksayacağını, milletin zor duruma düşeceğini, bir hükümdar olarak adâletli yönetim gözetmesinin bu işten çok daha hayırlı olacağını söylüyor: “Şeyh cevâb verdi ki: Mesâlîh-i mü‟minîn görülmez. Ümmet-i Muhammet aleyhi‟s-selâtü ve‟s-selâm mükederü‟l-ahvâl olurlar. Adâlete cehd eylemek sana kifâyet eder.”

Cioran‟da, Schopenhauer‟un şu sözlerini okuyorum: “Yapıtlarımın ileriki baskılarında herhangi bir cümleyi ya da sadece bir sözcüğü, bir heceyi, bir harfi, hatta bir noktalamaişaretini bilerek değiştirecek olana lânet olsun!” Bu sözleri okur okumaz hemen aklıma Fuzûlî‟nin şu serzenişleri geliyor:

Kalem olsun eli ol kâtib-i bed-tahrîrin

Ki fesâd-ı rakamı sûr’umuzu şûr eyler

Gâh bir harf sukûtuyla kılur nâdir’i nâr

Gâh bir nokta kusûruyla göz’ü kûr eyler

Geçenlerde Karl R. Popper okurken ve gerçekten de bu olağanüstü mütevazı insanı okumaktan dolayı son derece memnun olmuş ve istiğrak ile satırlarında gezerken orada Popper‟in de büyük bir iştiyakla naklettiği şu cümlelere rastladım: “Tüm büyük doğabilimciler, entelektüel açıdan alçakgönüllü kişilerdi. Newton „Dünyanın beni nasıl gördüğünü bilmiyorum. Kendimi deniz kenarında oynayan küçük bir çocuk gibi görüyorum. Uçsuz bucaksız doğrular denizi, bilinmez olarak önümde dururken, şurada ve burada daha düzgün çakıl taşlarını ya da daha güzel midye kabuklarını toplamakla yetiniyorum.‟ Dediğinde herkes adına konuşur.” Bütün bilge insanların bu ebedî özelliği olan alçakgönüllülük aklımda onlarca mısraın, sözün dolaşmasına sebep oldu. Ve hemen aklıma Nâbî geldi. İşin garibi ilim-deniz metaforu aynen Nâbî‟de de görülüyor ve Nâbî de Newton gibi, insanın bu uçsuz bucaksız deniz karşısında kendisini alim görmesini ve böbürlenmesini eleştiriyor:

İlm bir lücce-i bî-sâhildür

Anda âlim geçinen câhildür

Bunları yazarken hemen aklıma Tezikiretü‟l-Evliyâ‟da Bâyezîd Bestâmî‟nin sözleri geldi. Bu kitabı okurken o bölümleri özellikle çizmişim ve bilge insanların (marifet ehli) kendini beğenmeme ve kibirlenmeme hususundaki dikkate hayran kalmışım. Diyor ki Bâyezîd: “Kişi kim kendi aybını göre halktan töhmeti terk ede… Mütekebbir ki (kibirli) hergiz (asla) mârifet râyihasın duymaya ve eğer bir nefis kendisini görürse cihân içinde kendinden habis (kötü) kişi bulunmaya”. Kitabın devamında bir başka bilge kişinin de bu hususu daha da derinlere götürdüğünü görüyoruz: Yusuf-ı Esbât‟a sormuşlar tevâzu nedir diye şöyle söylemiş: “Sabah vaktinde evinden dışarı çıkasın, kimi görsen kendinden üstün bilesin… her kim senden aşağıda ise onu kendinden ulu bilesin ve mum gibi yumuşak olasın, her kim sana söverse sen anı övesin..”

Roland Barthes‟ın, yazı üzerine olağanüstü dikkatlerini sunduğu eserinde Angelus Silesius‟un şu gizemli mısralarını gördüm: “Tanrıyı gördüğüm göz, onun beni gördüğü gözle aynı gözdür” Bu sözleri okuyunca şairi meçhul şu mısraları hatırlamaktan kendimi alamadım:

Kendi hüsnün hûblar şeklinde peydâ eyledin

Çeşm-i âşıktan dönüp sonra temâşâ eyledin

(Ey Allah’ım! Önce kendi güzelliğini, güzeller suretinde görünür kıldın, sonra da dönüp âşıkların gözünden onu seyrettin. Yani bakan da sensin bakılan da.)

Bir edebiyat tarihini okurken bir yere “sanki Nef‟î‟nin verdiği söz gibi” diye bir not eklemişim. Oraya baktım. La Fontain‟in Hikayeler‟inin 1685-1686 tarihli yeni baskıları, Amsterdam‟da yasadışı olarak yapılmış. Kitapta şöyle bir cümle var: “La Fontaine‟inmüstehcen yazılar yazmayacağına dair sözüne rağmen yazdığı beşinci bölüm sağlığında kitaba eklenemedi.” Malum Nef‟î‟den de bir daha hiciv yazmayacağına dair söz alınmıştı ama sonuç yine sanatçının galibiyetiyle sonuçlandı: İster La Fontain isterse Nef‟î eğer bir şeyi yazmak diliyorlarsa yazıyorlar, baskıyla bunu susturmanın imkânı yok demek ki.

Da Vinci‟nin notlarını okurken şöyle bir paragrafa rastladım: “Neden aynada görülen resimler, çıplak gözle göründüğünden daha mükemmel görünür?” Bu satırlar beni hemenMesnevî‟deki “Rumilerle Çinlilerin Nakkaşlık ve Ressamlık Sanatında İddiaya Girmeleri” başlıklı hikayeye götürdü. O bölümü okuyanların bu soru karşısında Da Vinci ile aynı hayrete düşmemeleri ve sonuçta şaşırmamaları mümkün mü?

La Fontain’e mal edilen ve bütün dünyada çok sevilerek okunan Ağustos Böceği ile Karınca masalını bilmeyen mi var? Ben de pek çok defa bu masalı okuyan herkes gibi konuşmalarımda örnek olarak kullanmışımdır. Ama geçenlerde yüzyılda kaleme alınmış Guvâhî‟nin Pend-nâme‟sini okurken aynı hikaye ile karşılaşınca şaşırıp kaldım: Şöyle anlatıyor Guvâhî:

Meğer kim cırlayık fasl-ı şitâda

Karıncadan talep itmiş zevâde

Dimiş karınca halk işlü işinde

Dürişürken sen ağaçlar başında

Ne aradun ki zâr u şimdi muhtâc

Kaluben olısarsun bî-gümân aç

Çağırduklarun ol dem dürlü tuyuk

Kurup değmez olduğuna oyuk

(Bir kış günü ağustos böceği karıncadan yiyecek bir şeyler istemiş. Karınca da ona “ herkes bir iş peşinde koşarken senin ağaçların başında ne işin vardı? Bak işte şimdi çaresiz ve muhtaç durumda kaldın. Söyleyip durduğun o şarkılar böyle bir deri bir kemik kalmana değdi mi? demiş)

Benzerlikler, anıştırmalar bunlarla sınırlı değil elbet. Borges okumalarım esnasında beni bir yerlere götüren yazılardan mütevellit yazıyorum bunları. Yunus Emre‟nin dediği gibi“Cümle şâir dost bahçesi bülbülü”. Hemen bütün yüce bakışlı ve insanı derinden kuşatan, yaptığını içten yapma telaşı duyan, varlığı, varoluşu sorgulayan, onu anlamaya ve anlatmaya çalışan bir gözle bakan, kelimenin tam anlamıyla hasbî olma telaşı çeken bu insanlar hemen hep aynı evrensel kaygıları, korkuları, fikirleri, endişeleri dile getirmişler.

Divan Şâirinden Borges’e Yıldız-Göz Metaforu

Şu günlerde Borges‟in Amerika‟da vermiş olduğu konferansların kitaplaşmış halini okuyorum. Borges, Şu Şiir İşçiliği adlı eserinde Metaforları anlattığı bölümde ilginç metafor örnekleri veriyor. Ona göre metaforların tarihi serüveni takip edilebilir. Borges ilk metafor örneği olarak gözler ve yıldızlardan bahsediyor. “Yaygın olarak kullanılan gözler ve yıldızlar ya da tersi, yıldızlar ve gözler benzetmesini, zamanla değer kazanan bu benzetmeyi ele alalım.” Borges, bu metaforun ilk örneğinin eski Yunan‟da görüldüğünü ve bunu ilk kullanan kişinin de Platon olduğunun kabul edildiğini söylüyor. “Dizeler şöyle: ”İsterdim gece olmayı, bin bir gözle uykunu gözleyeyim diye‟ Bu dizeleri Borges şöyle yorumluyor: “Burada elbette hissettiğimiz şey aşığın sevecenliğidir; sevdiğini aynı anda pek çok noktadan görebilme arzusunu hissederiz. Bu dizelerin arkasındaki sevecenliği hissederiz.”

Borges ikinci örnek olarak “yıldızlar tepeden bakar” mısraını ele alıyor ve burada mantıksal olarak aynı metafor‟un kullanıldığını ama bu metafor‟un yukarıdakinden çok farklı olduğunu ifade ediyor: “Yıldızlar tepeden bakar, bize sevecenliği düşündürtmez; aksine zahmet çeken erkek kuşaklar ve çalımlı kayıtsızlıkla tepeden bakan yıldızlar fikrini verir.”

Borges üçüncü olarak kendisini çok etkileyen başka bir kullanımı veriyor “Bu dizeler Chesterton‟ın ”İkinci Çocukluk‟ (A second Chilhood) başlıklı şiirinden:

”But I shall not grow too old to see enermous night arise

A cloud that is larger than the world
A monster full of eyes.”

(Ama görecek kadar yaşamayacağım muhteşem gecenin doğurduğu /Dünyadan daha büyük bulutu /Ve gözlerden oluşan canavarı)

Borges sırasıyla bu üç metaforu şöyle yorumluyor: “Yunanca örnek  ”isterdim gece olmayı‟ dizesinde şâirin bize hissettirdiği, kendi sevecenliğidir, kendi kaygısıdır; ikincisinde insanî şeylere karşı bir tür ilahi kaygısızlık hissederiz; ve üçüncüsünde bildik gece, bir kabus haline gelir.”

Borges‟in gerçekten de hasbi düşünceler taşıyan bu eserini okurken, bir yandan da aklıma bazı benzer metaforların gelmesine şaşırmadım desem yalan olacak. Kafamın biryerlerinde sanki benzer metaforlar vardı. Okumalarının yoğunluğunu divanların oluşturduğu birisi olarak öncelikle divanlara baktım. Önümde Necâtî divanı vardı. Divan şiiri için bahismevzuu olacak hemen her metaforun en orijinallerinin bu divanda bulunabileceğini söylesek abartmış olmayız kanaatindeyim. Kafamın bir yerlerinde durup beni divanlar arasında bir yolculuğa çıkaran düşüncelerim beni yanıltmadılar. Necâtî‟de öyle bir yıldız-göz metaforuvardı ki içimden “keşke Borges bunu da görmüş olaydı” dedim. Nolurdu bizim biliminsanlarımız bu edebiyata bu kadar hor bakmayaydılar, bu kadar dışlamayaydılar, çeviriler, örnek metinler, antolojilerle dünyaya açaydılar! Yok olanın peşinde ağlayıp sızlamanın ne anlamı var!

Necâtî‟nin bu benzer metaforunu görünce divanlar arasında ufak bir gezinti yapayım dedim. Öyle güzel, değişik ve çarpıcı metaforlara rastladım ki, insanların Borges’inkilerin yanında bunları da okumamasına/okuyamamasına üzüldüm! Sonra düşündüm de üzülüp kalacağıma bu gerçekten enfes metinleri okuyucularla –tabii okurlarsa- paylaşayım dedim. Şimdi birileri yine bizi fantezi yapmakla, boş işlerle iştigal etmekle, divan şiirini magazine bulaştırmakla suçlayacak amma kendimi Borges‟in bulaştığı şeye bulaşmakla iştigal ediyor bulursam bundan şeref duyacağım.

İşte Necâtî‟nin dört mısradan ibaret şiiri:

Yine ola diyu bir gice mi‟râc
Açar encüm gözin kuhl-i şeb-i dâc Feleklerde sa‟âdet yıldızı var
Ki yüzün görmeye bin bin gözi var

(Yine bir gece mirâc olsun diye kapkaranlık gece yıldızdan ibaret gözünü açtı. Feleklerde saadet yıldızı var ki senin yüzünü görmek için binlerce gözü var. Yani felekler seni görmek için binlerce gözü olduğu için ne kadar saadetlidir.)

Görüldüğü gibi şiir miraç konulu bir naat örneğidir. Miraç hadisesi bir gece yarısı vuku bulduğu için şâirin geceden bahsetmesi olağan. Fakat burada göz-yıldız metaforununötesinde daha değişik metaforlar da var. Divan şiirine eğer Borges‟in baktığı saflık, orijinallik, arınmışlık ve peşin yargısızlıkla baksaydık bunları konuşuyor olacaktık.

İkinci mısrada Borges‟in bahsettiği metafor hemen göze çarpmaktadır. Encüm göz,yani yıldızlardan ibaret göz. Bu göze sahip olan da kuhl-i şeb-i dâc‟tır. Kuhl, göze çekilen sürme anlamına geliyor ki bunun rengi siyahtır. Bundan dolayı Arapçada, kuhlun sıfat haliolan kuhlî, simsiyah anlamına gelirmiş. Şeb Farsça, gece demektir. Dâc kelimesini ise Burhan-ı Kati şöyle açıklıyor: “Dâc: karanlık gece, leyle-i zulmânî manasınadır. Karanlık ve zulmet manasına gelir. Cimin şeddesiyle Arabide mekkâri ve tüccar manasına gelir.” Yine Burhan‟a göre Kuhl-i Şeb (veya kuhl-i rûz): Zulmet-i leyl‟den (karanlık gece) kinâyedür.”

Bütün bu imgelerden sonra şâirin nasıl bir manzara kurduğu daha iyi anlaşılmaktadır. Şâir, yıldızlara göz demekle yetinmez. Yıldızlar, etrafına simsiyah sürmeler çekilmiş bir gözdür, öylesine belirgin, parlak ve göz alıcıdır. Yıldızların belirginliğinin fark ettirilmesi içingecenin karanlık içinde karanlık bir tasviri vardır. Sadece göz denilmeyip, sürmenin de işe katılması tabloyu daha da zenginleştirmektedir.

Üçüncü ve dördüncü mısralar bir ve ikinci dizelerin pekiştirilmesinden ibaret gibi görülse de, yıldızlar bir göz metaforu olmasının yanında kendi kimliğiyle de vurgulanmış ve somut anlamıyla yerini almıştır. Fakat bu sefer başka bir göndermeyle gündelik dilde şanslıinsan anlamına yorumlanan “gökte yıldızı var” inancı devreye girmiş görünmektedir. Yani ikinci mısrada göz metaforunu karşılayan yıldız kelimesi üçüncü mısrada talih, şansgösterenine dönüşmektedir. Dördüncü mısradaki bin bin (yani milyonlarca) gösterileni ise yıldızların sayısal değerine yapılan bir sıfat biçimidir. Burada Borges‟in hayran kaldığı Eflatun‟un kullandığı metaforu anıştıran bir yapı göze çarpmaktadır. Eflatun sevgiliyi bin bir gözle gözleyen gece gibi olmayı arzuladığını dile getiriyordu. İşte Necâtî, bu arzuya bizzat binlerce gözü olan gece‟nin kavuştuğunu söylemektedir. Zira gece, binlerce gözüyle Miraçta Peygamberi gözleme bahtiyarlığına ermiş saadetli bir varlıktır.

Tabii ki bu şiirdeki anlam varlığını hem olmuşa hem de olacağa doğru genişletmek lazımdır. Yani, “Miraç hadisesine binlerce gözle şahit olan gece ne kadar bahtiyardır” anlamı yanında bu dörtlüğün asıl şu anlamı da insanı derinden etkilemekte ve sarsmaktadır. “Gökyüzü (gece); „ah, tekrar Miraç olsa da ben o hadiseyi tekrar yaşasam‟ hasretiyle gözlerini dört açmış hasretle beklemektedir.” Bu anlamıyla şiirde mükemmel bir hüsn-i ta’lîl sanatı örneği vardır. Yani “sen gökyüzünü yıldızlardan ibaret bir varlık olarak görme! Bilakis onu, Milyonlarca yıldızıyla ”tekrar Miraç olsa da Peygamber‟i görsem!‟ diye iştiyakla yanan binlerce gözle sevgiliyi bekleyen bir âşık olarak gör!”

Miraç-gece-yıldız ve gezegenlerle ilgili o kadar anlatı vardır ki, bu anlatıları bilenlerbu metnin daha ne kadar zengin olduğunu çok iyi anlayacaklardır. Ama biz burada bu metnisadece yıldız-göz metaforu çerçevesinde göstermek istedik.

Divan şiirinde -Borges‟in dikkat çektiği anlamda- yıldız-göz metaforu tabii ki sadeceNecâtî divanında yer alandan ibaret değildir. Biz bu anlamda ufak bir gezinti yaptık ve şunları bulduk. Bu bulduklarımla divan şiirinin bize nasıl imkanlar sunduğuna bakmak ve bu varolandan yararlanamamak ne kadar kahredici, düşünmek lazım!

Emrî, bir beytinde o kadar zengin metaforlar sunmuş ki Borges gözüyle bakacaksakhayran olmamak mümkün değil: Emrî; ayrılığı gece, acıları karga, yıldızları onun gözleri, hilali ise onun ateşli tırnakları metaforuyla vermektedir.

Şâm-ı firkat didügün ömre konar gam zâğıdur

Necm anun çeşmi meh-i nev âteşin tırnağıdur

Şeyh Galip de:

Açılır dîdesi çün encüm-i rahşân uyumaz
mısraında yıldızları pırıl pırıl parıldayan, uyumayan gözler metaforuyla kullanmaktadır.

Bâkî‟nin şu kaside beytinde sunduğu yıldız-göz metaforu gerçekten eşine az rastlanırcinstendir. Zira burada sadece bir metafor, veya imge değil tümüyle bir dünya tasavvuru yer almaktadır. Bâkî‟ye göre, yıldızlar feleklerin gözleri hiç uyku görmemiş bekçileridir. Ammaartık, onun övdüğü hükümdar tahta çıkmıştır. Dolayısıyla “yıldızların gözleri biraz uyku görsün. Zira o hükümdarın uyanık bahtının gözleri zamana ve feleğe gözcü olarak yeter.):

Biraz uyhu görsün felekde dîde-i encüm
Ki çeşm-i baht-ı bîdârı yiter dehrün nigehbânı

Doğu ve Batı şâirlerindeki bu benzerlikler, saf aklın ve sanatın evrensel ilkelerindeki şaşmazlıkla açıklanabilir tabii ki. Ama başka izahlar da var. Şikago Üniversitesinden Franklin D.Lewis, Bilkent‟te bir konferans vererek, aslında bu genel etkilenmeler üzerine durmuş. “Lewis, edebiyatçılar arası etkileşimin her zaman açık referanslarla gerçekleşmediğini, bazen de özellikle Orta Çağ‟da dolaylı yollardan İslam coğrafyası öykülerinin Avrupa edebiyatına girmiş olduğunu belirtti. Lewis‟in kendi çalışması da böyle bir izin peşinden giderek GeoffreyChaucer‟ın Canterbury Tales (Canterbury Hikâyeleri) ve Giovanny Boccaccio‟nunDecameron kitaplarındaki öykülerin İranlı şâir Feridüddin Attar, Mevlana Celadeddin Rumi‟nin ve Arap şâiri İbnü‟l-Cevzî‟nin eserlerinde daha eski biçimlerinin olduğunu göstermektedir.”

Yunan ve Roma‟dan bir zamanlar İslam alemine, orada çok daha zenginleşerek, çeşitlenerek tekrar Batı alemine akan uçsuz bucaksız etkileşimlerden, benzeşimlerden, zenginliklerden bahsediyoruz. Kimin kimden ne aldığı bir yana nereye baksak aynı ortakaklın, vicdanın, sanatın izlerini görüyoruz. Karşılaştırmalı edebiyat çalışması olan bu tür araştırma örnekleri, bizleri yüzeyleri son derece karışık ve kaygan zeminlere davet ediyor. Sözü takip edip de aslını veya orijinali bulacağız diye bir kestirmecilik yok. Zira söylediği sözün kendisinden evvel başka bir insan tarafından söylenmediğini bilen tek bir insan vardı; o da Âdem‟di.

Bu yazı çok daha uzun olabilir, hatta rahatlıkla bir kitap haline de getirilebilir. Örnekleri çoğaltmak bu işin sırrı olacaktır. Örneklerin nasıl çoğaltılacağının cevabı ise çok basittir: Bir gün Borges gibi salt sanat ve aşk gözüyle Divan şiirine, onun beslendiği zengin dünyaya bakarsak çok daha değişik ve göz alıcı bir dünya ile karşı karşıya kalacağız. O dünya bize, Borges‟leri bile hayran bırakacak sonsuz ve olağanüstü örnekler sunacak, bir yağmur zenginliğiyle. İşte o zaman yapacağımız tek şey, şemsiyeleri bir yana atıp, kovaları doldurmak olacak.

Doç.Dr. Dursun Ali Tökel

Kaynak: Doç. Dr. Dursun Ali Tökel’in bu yazısı Dergah Dergisi, Nisan 2008, S:218, s. 11-13. te yayımlanmıştır. (Metnin tamamı ve kaynakça için bknz: Dergah Dergisi.)

İlginizi çekebilir

RODRİGO ARANJUEZ, DÖNÜŞ YOLU; YAHYA KEMAL
Kitaphâne
28 views
Kitaphâne
28 views

RODRİGO ARANJUEZ, DÖNÜŞ YOLU; YAHYA KEMAL

Der - Gâh - 7 Temmuz 2019

  Rodrigo, "Endülüs’e Ağıt" isimli bestesiyle oryantalizm ziftine bata çıka yol almaya çalışan münevverlere kaybolduğu dönüş yolunu göstermek için sesten…

İnziva’yı Unuttuk mu?
Güncel
32 views
Güncel
32 views

İnziva’yı Unuttuk mu?

Der - Gâh - 27 Mayıs 2019

  Zor zamanlarda mı yaşıyoruz? Modernizmin ve dahi postmodernizmin ortalığı kasıp kavurduğu, sosyal medya denilen ağın bir gayya kuyusu gibi…

Nevasel’den Tango
Güncel
16 views1
Güncel
16 views1

Nevasel’den Tango

Der - Gâh - 10 Mayıs 2019

Ramazan'a Özel Müzik Ziyafeti İstanbul'un her köşesinde Ramazan ayında kültür sanat etkinlikleri hız kesmeksizin devam ederken, bu defa Nevasel Türk…

Yorum Yaz

E-posta adresiniz yayınlanmayacaktır.