Kanonlar Arasına Sıkıştırılmış Kadınlar

7 Mart 2020
34 Okunma

Ondokuzuncu yüzyılın ortalarında başlayan kadın hareketinin kökeninde ataerkil düşüncenin tüm sosyal alanlara sirayet etmiş baskısı karşısında kadının kendini bulamaması yatar. Bunu farkeden kadın ‘ben de varım’ sözünü söylediği andan itibaren dünya üzerinde bir kadın hareketi, ataerkil sert yapıyı kadın mücadelesi ile karşı karşıya getirir. Bu süreçler oldukça zorludur zira eril zihniyet, aşılması zor toplumsal cinsiyet rolleriyle kadınlara yaratılışın getirmediği yükleri de yüklemiş, tanımlarını ‘ikinci cins’ oluşturacak şekilde sıkı ve tavizsiz örmüştür.

Çeşitli alanlarda oluşan kanonlarda kadının varlığından söz edilmemesi, bilinçli bir ataerkil zihniyetin tarih boyunca işlediğinin en açık göstergesidir. Siyaset, kültür, edebiyat ve diğer kamusal alanlarda kadının varlığı, üretimlerinin görünür kılınması, katkılarının takdir girmesi gibi unsurların herhangi bir izine rastlanmaması da şaşırtıcı olmakla birlikte ataerkil zihniyeti açık eden unsurlardır. Bununla birlikte hangi kadın kamusal alanda görünür olmuş ise ataerkil dil o kadın kimliği mutlak şekilde babası, kocası, aile efradı gibi eril sıfatlarla tanımlayarak ona bir varlık giydirmiştir. Bunun istisnasının olmaması da eril zihniyeti ele veren bir unsur olarak zikredilmelidir.

Dünyada kadın hareketi:

1792’de kadın haklarının savunusu niteliğinde bir eser İngiltere’de feminist hareketin bir akademik çalışmaya konu olabildiğini gösteren ilk çalışma olarak kayıtlara geçmiştir. Mary Wollstonecra’ın “A Vindication of the Rights of Women” adlı eseri ilk akademik çalışma olarak kendine yer bulur. Bu dönemin yani başlagıcın I. dalga feminist hareket olduğu kabul edildiğinde bu döneme damgasını vuran temel mantalite, kadınların erkek egemen dünya karşısında topyekün bir mücadele alanı oluşturduklarıdır. İlk dalganın temel karekteristiği kadın haklarının eril dünya karşısında savunulmasıdır. Uzun süre devam eden bu dalga kadınların kendi yapılarından kaynaklanan, kadınlık unsurlarının farkedildiği, kendilerine yönelik değer ve faydanın öne çıktığı 1960’lara kadar sürer. 1960’larda, daima çocuk ve dolayısıyla nüfusla ilişkilendirilen kadının, kürtaj ve çocuk yapmama hakları üzerinden II. dalga feminist hareket başlamış olur. Kadınlığın farkedilen imkanları ve değerleri üzerinden, kadın mücadelesi daha kendine dönük, kadınlık potansiyellerinin farkına varma ve işletme üzerine odaklanır. Bu dalganın ilkinden farkı erkeğin hakim alanlarına eleştirel yaklaşımın yanında ve hatta ondan daha güçlü olarak kadın potansiyelinin kullanım alanlarının arttırılması, görülmesi ve aktive edilmesi üzerine girişilen mücadele alanlarının artmasıdır.

1990’lara gelindiğinde, modernizme karşı eleştirel tavrın gittikçe güç kazandığı görülür. Postmodern eğilimler kadın hareketinin başka odak noktaları keşfetmesine neden olur. Feminist hareketin III. dalga dediğimiz son eğilime girmesi bu döneme denk düşer. Artık modernizmin seçkinci, tektip, blok algısı yıkılmıştır. Daha çoğulcu, farklılıkların önemsendiği, bireysel deneyimlerin öncelendiği bir algı karşısında feminizm yeni nesil algıya sahip çıkar. Bu tarihten ititbaren feminizmin siyahi kadınlar, dezavantajlı gruplar, üçüncü cins, toplumdan dışlanmış ya da kanon dışı bırakılmış kadınlar gibi başlıklarla kadınların bireysel deneyim ve tecrübelerinin önemini kavrayan daha kuşatıcı ve bütüncül yaklaşımlara eğilim gösterdiği görülür.

Türkiye’de Kadın Hareketi

Türkiye’de kadınların kendilerini bireysel ve toplumsal düzeyde varetme çabaları geç Osmanlı dönemi olan 1800’lü yıllara dayanır. Türk kadınının kendini varetme mücadelesi dünya seyrine göre daha geç görünse de Osmanlı’nın son dönemine rastlayan ve II. Meşrutiyet ile zirve yapan kadın çalışmaları bu coğrafyanın imkanlarını ve kısıtlılıklarını barındırması bakımından önemli izleklere sahiptir.

Türkiye’deki kadın hareketini dönemsel kategoride değerlendirdiğimizde başlıca üç tarih ile karşılaşırız. Tanzimat’dan II.Meşrutiyet(1831-1908)e kadar olan dönem, II. Meşrutiyet’den Cumhuriyet (1908-1946) in tek partili sisteme geçene kadarki dönemi ve son olarak  Tek Parti Dönemi (1946)nden sonrası. Bu tarihlendirmede dikkati çeken kadın hareketinin siyasal dönemeçlerle olan ilişkisidir. Bu tarihlendirmeler, siyasal arenanın, kadınlar ve kadın hareketleri üzerinden doğrudan ilişkilendirilebilecek verileri barındırmasıyla dikkate değerdir.

Bununla birlikte tarihsel sürecine baktığımızda, kadın hareketinin edebiyat yoluyla özellikle de gazete ve dergiler yoluyla varolmaya çalıştığı söylenebilir. Siyasetin gölgesinde edebiyatın sonsuz olmayan imkanlarını değerlendiren Osmanlı kadınları yeni kurulacak olan Türkiye’nin aydın kadınları için ciddi bir mücadele zemini oluşturmuşlardır.

Bu tarihlere kısaca baktığımızda kadın hareketi konusunda temel birtakım verilere ulaşmaktayız.

Tanzimat- II. Meşrutiyet Dönemi (1831-1908)

 Bu dönem dikkati çeken önemli husus, esir ve cariye edinme kültürünün Osmanlı’da hala devam ettiğidir. Dolaylı yollardan kadınların bir meta olarak görülmesi, cariye hukukunun varlığı, konaklarda evlerde bulunan cariye-köle statüsünde bir sınıfın varlığı gibi etkenler aktif durumdadır.

Tanzimat Fermanı’ndan sonra, hukuk alanında kadına tanınan haklar konusunda ciddi adımlar atıldığı görülür. Buna göre kadınlar 1841-1870 arasında bir dizi hakları elde ederler. Kadınların ebeveynlerinin vekaletiyle evliliği ilkesi terk edilir. Kadı önünde evlenme hakkına sahip olmaları kabul edilir. Kız çocuklarının miras hakları düzenlenir. Bu dönemde hukuksal olarak köle ve cariyelik sisteminin tamamen ortadan kaldırılması önemli bir gelişmedir. Kızlar için orta ve lise dengi okulların (rüştiye, sıbyan) açılması, ilk öğretmen ve okul müdürlerinin kadınlardan atanması gibi bir dizi yenilikler bu dönemde gerçekleşir.

Bununla birlikte 1869’da kadınlara yönelik ilk yayın gerçekleşir. Terakki Gazetesi’nin 48 sayı çıkardığı Terakki-i Muhadderatadlı dergide kadın yazarlar bulunur. Bu dönemin Kadınlara Mahsus Gazete’si, Şükufezaradlı dergi ‘ilk Müslüman kadın dergisi’ olarak lanse edilir. Bunu takip eden birçok yayın kadınlar tarafından çıkartılmaya başlar. Fatma Aliye’nin, Şair Nigar Hanım’ın bu dönemde kadın hareketine önemli katkıları olur.

Bu dergilerin ele aldığı konulara baktığımızda sonraki kadın hareketlerine cesaret verecek düzeyde olmadığını fakat bir tartışma zemini oluşturması bakımından önemli görevler üstlendiğini söylemek mümküdür. Bu dergilerde ev ve çocuk üzerine kurulmuş bir ‘kadın alanı’ etrafında örülen entellektüel bir kadın hareketi görülür. Çocuğun eğitim ve terbiyesinde dini dayanaklar, evlilik ve eşler arası münasebetler, kadının evi idare ederken göstermesi gereken hassasiyetler, ev işi pratikleri, kadınların kendi bakımlar moda gibi konular bulunur.

İlk derginin adından itibaren (Terakki-i Muhadderat- İffetli kadınların ilerlemesi) görülen misyonu iyi eş, iyi anne ve iyi müslüman kimliğinin kadınlar üzerine idealize edilmesinden ibarettir. Dönemin dergi ve gazeteleri az farklarla bu minval üzerinden yayınlarına devam eder.

Bununla birlikte Terakki-i Muhadderat’ın ev ve aile hinterlandında dolaşan kadının, bilinçli bir anne ve eş statüsünü belirginleştirerek, Meşrutiyet sonrası oluşacak olan kamusal alan taleplerinin bilinçli bireyler tarafından talep edildiği, hakedildiği ve üstlenilmesinde hiçbir ‘mahzur’ olmayan bir kadın kimliğinin erken habercisi olarak kadın hareketine önemli bir motivasyon oluşturduğu söylenebilir.

II. Meşrutiyet- Cumhuriyet’in İlk Yılları (1908-1923)

 Bu dönem kadınların çıkardıkları gazete ve dergilerin sağladığı motivasyon ile derneklerin kurulduğu, aile ve kadın araştırmalarına ağırlık verildiği bir dönemdir. Motivasyonunun 1908 Meşrutiyet hareketinden alan çalışmalarda ciddi anlamda ‘yeni’ kavramının arkaplanda etkili bir kavram olarak çalışmalara sirayet ettiği görülür. Yeni kadın tipi, yeni aile yaşamı, yeni terbiye yöntemi gibi kavramların kadın hareketindeki temel arayışlar olduğu söylenebilir.

II. Meşrutiyet’in sağladığı geniş özgürlük alanını tüm yönleriyle olmasa da özellikle yayın alanında kullanan kadınlar 1914’de gelindiğinde Türkiye’nin ilk üniversitesinin kadınlara kapılarını açmasında etken olacaklardır. Ardından bu dönem içinde milli mücadelede kadınları sosyal alanların tamamında görmekteyiz. Üretimden, cephe gerisine, miting meydanlarından, yayın dünyasına, edebiyat dünyasından siyasi hayata değin birçok yerde kadınlar bir yandan hemcinsleri ile dayanışma içinde bir yandan da Türkiye kadın hareketine adını yazdıracak nitelikte çalışmalarla gündem olmuşlardır.

Kadın hareketi bağlamında dönemin kapanışı 1924’te Nezihe Muhittin’in siyasi parti talebinin neticesi olan Kadınlar Halk Fırkası’nı kurma girişimi ile sona erer. Sonraki süreç kurulan yeni Cumhuriyet’in kendi ideolojik kanonlarını oluştururken kendi biçimlendirdiği kadın tipini öne çıkararak kadın hareketini baskı altına almasına şahitlik edecek politikaların hız kazandığı bir süreçtir.

Tek Parti Dönemi (1946) ve Sonrası

Nezihe Muhittin genç Cumhuriyet’in, kadına verilen haklarının o kadar da ‘uzun boylu’ olmadığını anladığında, Cumhuriyetin tek partisi olan erkek egemen vekil kitlesi 1926’da gelecek olan Medeni Kanun hakkında meclis görüşmelerine başlar. Bu arada Nezihe Muhttin yılmaz, Türk Kadın Birliği’ni kurar. İlk seçimlerde kadın aday göstermek ister fakat eril duvarlar  bir yandan ‘aydın kadın’ tipini örerken diğer yandan hiçbir farklılığı kabul edemeyecek kadar kalındır. Fakat bu dernek yine eril erk vasıtasıyla Halime  İffet Oruz adlı bir subay eşinin yardımlarıyla Nezihe Muhittin’in itibarsızlaştırılması neticesinde kendi kendisini ‘görevi ifa etmiş’ olarak feshedecektir.

Bu dönemde kadınların siyasal hak talepleri bir süre sonra sağlanır. Seçme ve seçilme hakkı elde edilir. Meclise 18 kadın girer. Fakat Cumhuriyet kendi biçimlendirdiği kadın figürünü öne çıkarmakta ısrarlıdır. Aykırı, muhalif ve farklı hiçbir kadın profiline yaşam hakkı tanınmaz. Halide Edip’in yurtdışına zorunlu gönderilmesi, Nezihe Muhittin’in yaşadığı ayrımcılık ve meclisteki kadınların konumu, resmi ideolojinin ‘biçimlendirilmiş kadını’nı öne çıkarır.

Dönemin en vurucu gelişmesi el değiştirmiş olan Türk Kadın Birliği’nin artık erkeklerle eşit haklara sahip oldukları gerekçesi ile işlevini tamamladığını açıklaması ve kendi kendini lağvetmesidir. Bu gelişme Türkiye’de kadın hareketlerinde, 1946 tek partili sistemin kapanıp çok partili sisteme geçiş ile belirli konularda farklı mücadele alanlarının önünün açılmasına neden olur.

Görece kadın haklarının verilmiş olmasına, kadınların erkeklerle eşitliğinin sağlanmış olduğu propoganlarına, Türk kadının artık çağdaş değerler etrafında toplandığına ve eşit haklarla kamusal alanda varlık gösterdiği üzerine yapılan tüm toplum mühendisliğinin 1978’de Charlton Otel’de düzenlenen uluslararası toplantıda ‘‘Türk Toplumunda Kadın’’ ın yerinin yapılan propaganda kadar olmadığının, farklı kimlikler üzerinden kadının tanımlanmasının engellendiğinin, mevcut ideolojik kanonun farklılığa dair ne varsa sildiğinin bunun büyük çoğunluğunu kadınların oluşturduğunun ortaya çıkmasıyla cumhuriyetle gelen kadın özgürlüğü mottosu da yıkılmış oldu. Aksine, Cumhuriyet’in, kendi bekasını besleyecek kadın figürünü kullandığı, nüfusun artışı çalışmalarında çalışan kadını baskıladığı, geleneksel değerleri korumayı amaçlayan kadın kitlesini yok saydığı ya da pejoratif ayrımcı bir dille görmezden geldiği ortaya çıktı.

1946’dan sonraki yıllar Türkiye kadın hareketinin sol fraksiyonlarında ciddi bir artış görüldüğü dönemlerdir. Türk solunun, kadın kimliğini tanımlarken Cumhuriyet ideolojisinin tanımları ve sınırlılıkları içinden kadına baktığını görmekteyiz. Bu nedenle Türkiye kadın hareketinde ‘Cumhuriyet kadını’ sloganı günümüze kadar gelmiştir. Bu sloganın Türkiye’nin bütün kadınlarını içermediğini, bilinçli olarak büyük bir kısmını dışarıda bıraktığı ancak 1990’lardan sonra solun liberal kanadında dillendirilmeye başlanmıştır. O zamana kadar ‘Cumhuriyet kadını’ imgesi hem sembol olarak hem de fiiliyat olarak bütün devlet kurumlarında, eğitim alanlarında ve kamusal alanlarda baskılarla kabul ettirilmiştir.

1970’lerin sert politik ortamında kadın hareketinin sol ve diğerleri olmak üzere sınıfsal ayrımlara tabi tutulduğu görülür. Bu dönemdeki kadın hareketleri kuşatıcı, birliği sağlayıcı, kızkardeşlik kavramını güçlendirici, empati içerikli, çoğulcu, farklılıkları tolore edici özelliklerden oldukça uzakta bir konumlanışla kadın cinselliğini özgürlüğün temel koşulu olarak görmek üzerinden varlığını sürdürür. Bu dönemlerde feminist bilinçlenme toplantıları, feminist dergiler ve haftasonu ekleri yayımlanır.

7000 imzanın kaynaklık ettiği Kadınlara Karşı Hertürlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi (CEDAW)’ın imzalanma tarihi 1986’dır. Bu imzanın ardında bütün bir kadın hareketi olduğu kadar konjünktürel dünya düzleminin de etkisi büyütür.

Başörtüsü ve Feminizm

1980’lerde siyasal İslam kavramının içinde değerlendirilen ve hiçbir zaman kendi bireysel tercihlerinin bir tezahürü olarak görülmeyen, kadınların tercih ettiği başörtüsü, bu dönemde ne bir tercih özgürlüğü olarak ne de kadın mücadelesinin bir parçası olarak görülmüştür. Yüksek öğretimde başörtülü bir şekilde eğitim görmek isteyen kadınların laiklik gerekçesi ile taleplerinin reddedilmesi toplumsal ölçekte olmasa da üniversite çevrelerinde geniş protesto gösterilerinin olmasına neden olmuş fakat devlet mekanizmalarının 1923’ten bu yana taşıdıkları ‘ideolojik baskı’nın bir tezahürü olarak kadınların bu talepleri reddedilmiştir. Yüzlerce kadının eğitim hayatına son verilmesiyle sonuçlanan bu süreç zaman zaman politikacıların siyasi hesaplarında bir madde olarak gündeme getirilmiş fakat hiçbir zaman feminist Tük kadın hareketi tarafından ‘kızkardeşlik’ kavramı üzerinden sahiplenilmemiştir. Bunda Türk siyasi hayatının kompartmanlara böldüğü ayrımcı zihniyetin, solun Kemalist sert kanonunun etkisi olduğu gibi sağın ve Müslümanların solun desteğini almanın farklı sorumlulukları getireceği endişesini taşıyan ürkekliğini de görmek gerekir. Nitekim, 2000’lerden sonra 1980 darbe faillerinin yargılandığı hukuksal süreçlerde o dönemde içeri alınarak cezaevinde işkence gören kadınların hikayelerinin yeniden gündeme getirilmesi süreçlerinde sağ cenahın  kızkardeşlik kavramına uzak sessizliği görülür. Bu sessizliğin ‘zulüm kimden gelirse mazlum savunulmalıdır’ anlayışına ters işlemesi, Müslümanların siyasal yakınlık-uzaklık kavramları üzerinden beslenme kaynaklarına karşı gösterdikleri tutarsızlığı ele vermesi bakımından tarihe kaydedilmiş bir talihsizliktir.

Türk siyasal hayatındaki bloklaşmanın temellerinin Jön Türklere kadar uzandığını savunan araştrımacıları haklı çıkaracak nitelikle bir ayrımcılığın Türk kadın hareketinde en keskin dönemini 1970-80’lerde yaşadığını söylemek mümkündür. Bu dönemde eğitim hayatında dini tercihlerinden vazgeçmeden varolmak mücadelesi veren kadınların Türkiye kadın hareketi tarihi içinde değerlendirilmemiş olması, feminist hareketin de kendi içinde bir kanon oluşturduğunu götermesi açısından önemlidir. Ayrıca dışlanan kadınların doğal olarak karşı siyasal cenah içinde konumlandırılması gibi büyük bir zihinsel problemi de doğurduğu gözden kaçırılmamalıdır. Hala bir başörtülü kadının belli bir partinin mensubu olarak görülmesinin temelinde bu zihinsel problem yatmaktadır.

199’larda ayrıştırılmış zihinlerin ürettiği politikaların tarih, arşiv ve belgeler karşısında, kadın duyarlılığı üzerinden biraraya geldiğini görmek Türkiye kadın hareketinin bir kazancıdır. 1990 önemli bir tarihtir. Zira bu tarihte İstanbul’da Kadın Eserleri Kütüphanesi ve Bilgi Merkezikurulur. Bu kütüphane, Osmanlı’nın görünmeyen, silinmiş, tarih sayfalarına gömülmüş kadınlarını ortaya çıkarmasıyla büyük bir işe imza atmıştır. Geçmişten günümüze kadın envanterinin toplanması, kayıp parçaların bulunması ve günyüzüne çıkartılmasıyla önem kazanan merkez, kadın belleğini geleceğe taşımak yönünden Cumhuriyet’in sınır çizip yok saydığı geçmişe odaklanmakla büyük bir başkaladırının devamı niteliğindedir.

Kimin Kanonu?

Bugün özellikle Kadın Eserleri Kütüphanesi ve Bilgi Merkezi’nin öncülük ettiği çalışmalarla kadın tarihine dair birçok kayıp parçanın varlığından haberdar olmak büyük bir başarıdır.

En son Boğaziçi Üniversitesi’nin düzenlediği bir sempozyumda ‘Kimin Kanonu?’ başlığı etrafında geç Osmanlı erken Cumhuriyet dönemi kadınlarının kayıp tarihlerinin gün yüzüne çıkartılması çalışmaları tartışıldı. Sempozyumun ortaya çıkardığı acı gerçek şu oldu: Kimin kanonu sorusunun sarsıcı yanı; geç Osmanlı döneminde de, Cumhuriyetin ideolojik kanonunu oluştururken de, 1980’ler siyasal kamplaşmalarını tertipleyenlerin de kadın kimliğini kullanarak aslında eril dili kuvvetlendiren aynı özneler olduğunu ortaya çıkarmış olmasıdır.

Geç Osmanlı dönemine baktığımızda şair, yazar ve çevirmen onlarca kadının yapay kadınlık tanımları içine hapsedilerek ‘Avrupa’ya benzememek’ üzerinden kadını kısıtladığı ve silikleştirdiği görülür.

Erken Cumhuriyet döneminde kadının ‘Avrupai olmak’ üzerinden biçimlendirildiği, biçimlendirilemeyenlerin görmezden gelindiği hatta itibarsızlaştırılarak  Nezihe Muhittin örneğinde olduğu gibi cezalandırıldığını görmek mümkündür.

1980 sonrasında ise mevcut cumhuriyet kanonu ile İslamcı-gelenekçi izleğin kadın üzerinden tez-antitez üretmek üzerine baskıcı eril dili kuvvetlendirdiği malumun ilamı niteliğinde bir hakikattir.

Bugün gelinen noktada kadına şiddetin fiziksel olmadığını, zihinsel şiddet ve dayatmanın tarihsel geçmiş üzerinden okunması gerektiği gerçeği ile yüzyüzeyiz. Kanonların unutturmaya çalıştığı kadınlar, 21. yüzyılın başında ‘kızkardeşler’i tarafından tarihin tozlu sayfaları arasından kurtarılmaya çalışılıyor. Kayıp tarihlerin kadınlara öğrettiği tek şey kendini gerçekleştirmek için geçmişine ve geleceğine sahip çıkmak ve hangi yandan gelirse gelsin kanonik dayatmalara tek safta cephe almak.

Gönül Yonar

 

 

 

 

 

 

İlginizi çekebilir

Boyun Eğmek Bir Kadın Tavrı mıdır?
Güncel
6 views
Güncel
6 views

Boyun Eğmek Bir Kadın Tavrı mıdır?

Der - Gâh - 16 Temmuz 2020

Boyun Eğme ve Tevazunun Cinsiyetçiliği Ursula K. Le Guin İngilizcedeki MODESTY (Tevazu, alçakgönüllülük) sözcüğü Latince Modestia sözcüğünden gelir. Modestia, Latincede…

Yatışmaz Bir Entellektüel Georges Dumezil
Güncel
29 views
Güncel
29 views

Yatışmaz Bir Entellektüel Georges Dumezil

Der - Gâh - 16 Mayıs 2020

Georges Dumezil Eskilerin deyimiyle hezarfen bir bilim adamı. Bizim için bu yazının konusu olmasının nedeni ise durup dinlemeden tutkularının peşinden…

Adalet İlla Adalet!
Güncel
26 views
Güncel
26 views

Adalet İlla Adalet!

Der - Gâh - 18 Nisan 2020

Bismark’ın ‘‘Bir insan Romanya’da karısına, Türkiye’de mülküne sahip olamaz.’’ sözü bugünlerde tam da içinde yaşadığımız durumu özetleyen bir söz olarak…

Yorum Yaz

E-posta adresiniz yayınlanmayacaktır.