Kadınlar Mitler ve Toplumsal Cinsiyet

30 Eylül 2019
20 Okunma

Mitler bir toplumun hafıza depolarıdır. Kadınlar ise bu depoların hafıza kartları. Çünkü kadınlar zihinsel olarak hatırlama eylemini detaylandırmak ve hafızanın en küçük birimlerini dahi bir saklama alanı olarak kullanmak konusunda mahirdir. Fakat aynı kadınlar, eril aklın yarattığı kadın algısını mitik anlatılar yoluyla aktararak kendi toplumsal konumlarını da sabitler. Toplumsal cinsiyet kavramı kadın ve erkek cinsinin sosyal rollerinin toplum tarafından ataerkil düzenek içinde biçimlendirilmiş olarak sunulması ve kabul görmesidir. Kadınlar bu kabulleri kuşaktan kuşağa aktarırlar. Ninelerimizden dinlediğimiz hikâyeler asıl olarak kadının ‘belirlenmiş’ rollerini tasdik ve muhkemleştirmekten ibarettir.

Bir toplumun başından geçen güç, savaş, kıtlık, felaket gibi olaylar ekseriyetle kadın hafızası tarafından nesillere taşınır. Taşınmanın temel unsuru dil ve anlatımdır. Anlatım, mitik motiflerin sürekli biçim değiştirmesiyle kadınların dilinde efsanelere dönüşür. Efsaneler ise mitolojinin kaynaklığında insana sonsuz güzellikte bir dünya sunar. Aslında bu aktarım süreci günlük olayların, anlatıcının toplumsal algısındaki biçimlenişlerin dile dökülmüş yansımalarıdır. Bu yansımalar, toplumsal değer yargılarını kodlayan yaklaşımlarla mitik içerikleri kendisine destek edinerek oluşurlar ve mitik anlatılar şeklinde nesilden nesile aktarılırlar.

Kadınlar, toplumsal hafızayı oluşturan ana taşıyıcılar olmalarına rağmen, mitolojik anlatılarda toplumsal cinsiyet kodlarının ayrımcı yanı hiçbir zaman yok olmamıştır.  Bunun temel nedeni, toplumsal cinsiyet rollerini biçimlendiren erkek aklının baskın pozisyonu olabilir. Yani kadınlar anlatırken erkekler onların anlattığını biçimlendirmekle meşguldür. Bekâret şölenleri, bakire kız efsaneleri, kocaya yalan söyleyen gelinlerin taş kesilme hikayeleri, yasak aşk, ihanet gibi mitik içeriklerde daima cezanın hemen yakınında kadının olması, anlatılardaki eril gücü daima hissettirir.

Toplumsal değerler açısından bakıldığında bu anlatılarda cinsiyetçi söylemin sürekli diri tutularak devam ettiği açıktır. Özellikle taşa dönüşme efsanelerinde kadın kimliğinin ceza ile ilişkisi buna bariz bir örnektir.

Bu durumun ilk olarak Antik Yunan’da ortaya çıktığı söylense de Adem’den bu yana Havva’ya biçilen rolün bu olduğu biliniyor. Luce Irigaray’a göre istenmeyen çocukların terk edilmesi hadisesinde kız çocuklarının çoğunlukta oluşun bilinen ve kabul gören bir Antik Yunan geleneğidir. Toplumsal faydasının cinselliğe indirgendiği ‘dişi’ nin varlık nedeni için kimse ‘fazlasını’ düşünmez ve terkedilmeleri, toplum içine alınmamaları doğru bir davranıştır. Hatta Gymnasiumlar’a dahi alınmazlar. Çünkü o mekanlar, kusursuz erkek bedeninin, tanrısal güçlerini gösterdikleri yarış ve rekabet alanlarıdır. Böylece kadınlar, yerlerini bıraktıkları her alanda yükselen bir erkek vahşiliğinde günümüze kadar gelmiş olurlar.

Antik Yunan’ın ‘dişi’yi dışlama mahareti bununla sınırlı değildir. Yetişme aşamasındaki genç erkekler hiçbir zaman kadınlara ve onların tesirlerine terk edilmemişlerdir. Bunun yerine genç erkeklerin ‘her türlü’ yetişmesini sağlayan olgun ve büyük erkekler vardır. Kadınların tehlikeli, şeytani ve kontrol altında tutulması gereken varlıklar olması geç erkekleri olgun erkeklerin kucağına itmiş ve bu toplumsal olarak hiç de yadırganır bir şey olarak görülmemiştir. Erkeklerin kendi aralarında yaşanan cinsi ilişkilere dair hikayeler ise sadece hikaye olarak kalmamış ve bütün bir Yunan mitik efsanelerindeki figürler olarak çanaklara, vazolara ve duvar resimlerine yansımıştır. 12-15 yaş arası oğlan çocuklarına büyük ve olgun erkeklerin cinsellik dahil her şeyi öğretmeleri süreci Antik Yunan geleneğinde kadına genç erkeklerin emanet edilmemesi gereğinin bir sonucudur. Kadının aşağılanmasını resmeden bu erkek olgusu, güçlü bir erkeği kadının yetiştiremeyeceğine olan inancın bir göstergesi olarak toplumda kabul görmüş bir uygulamadır.

Cinsiyet eşitsizliğinin Antik Yunan versiyonunda toplum erkek- erkek düzenine teslim edilirken, önde gelen filozoflardan Platon kadın-erkek ayrımının sadece sexsualitede olması gerektiğini belirtmesine rağmen kadının hiçbir işte erkek kadar iyi olamayacağını belirtir. O, bu düşüncesiyle aynı zamanda erkekleşen kadın düşüncesini de inşa eder. Aristotales ise açıkça bir ‘zeka kıyası’ yapar. Ona göre eksik ve yetersizlikten öte kadınlar zeka yoksunudurlar. Bu yoksunluk onların evden çıkmamalarını, çocuk yetiştirmek konusunda insiyatif almamalarını ve toplum inşaasına karışmamalarını gerektirir. Kadını kocası evde yönetmelidir. Çocuk konusunda erkek yaratıcı, kadın ise sadece taşıyıcıdır.

Görüldüğü gibi mitoloji denince akla ilk gelen Antik Yunan’da mitolojik hikayeler toplumsal cinsiyetçi söylemlere sahiptir. Bu durum Doğu mitolojilerinde de farklı değildir. Orada haz merkezinde bekletilen kadın yine toplumun dışında, çıkar ilişkilerinin odağında, bedensel bir nesne olmaktan ya da etrikanın baş aktörü olarak şeytana dostluk etmekten başka bir pozisyonda tutulmaz. (Bu konu bir başka yazı konusu olacak uzunlukta ve içeriktedir.)

Antik Yunan’da daha en başından evren üç erkek tanrı arasında paylaşılır. Tanrılar tanrısı Zeus, denizler ve sular hakimi Poseidon ve ölümü yöneten yeraltı tanrısı Hades. Zeus çapkın bir tanrıdır Her zaman Hera’yı aldatır. Hera’ya düşen ise bu aldatmalardan doğan çocukları ve buna neden olan kadınları cezalandırmaktır. Zeus’tan doğan erkekler akıl, sanat, zeka gibi değerlerle anılırken, Hera kıskançlığı ile cezalandırma eylemine hapsedilir. Afrodit’te de durum benzerdir. Güzellik tanrıçası olan Afrodit, Paris’e sadece güzelliğini/bedenini vadederek akıldan çok, güzelliği ile kendisini ‘istenir’ kılmıştır.

Pandora ise ilk kadının yaratılışına eklemlenen ‘erkeğe ceza’ olarak yaratılan bir varlık olarak bütün kötülüklerin yayıcısı, ümidin hapsedilmesinin müsebbibi olarak bugünkü kadın algısının temel bir arketipi olarak mitsel anlatılardan günümüze ulaşmıştır. Bu göstergelerden hareketle, mitlerde kadınlar erkeklerin korktukları ve başa çıkılması gereken ‘yaratıklar’ olarak bir yandan korkunun, bir yandan da hazzın merkezidirler.

Bugün toplumsal değerleri tartıştığımız mecralarda, mitlerin yüzyıllar içinde nasıl cinsiyetçi kanonlar oluşturarak günümüze kadar gelen bir cinsiyetçi söylemi toplumun temel değerleri arasına yerleştirdiği rahatlıkla görülebilir. Bu cinsiyetçi kanonlar toplumsal değerler etrafında biçimlenerek ve kemikleşerek sarsılmaz doğrular, başa çıkılamaz tabular, karşı durulamaz kurallar halinde varlıklarını devam ettirmektedirler. Yüzyıllardır üretilen mitik, felsefi, edebi, sanatsal ve düşünsel hafıza, bu tematik yapıyı destekler mahiyette çalışır. Mitolojinin kaynaklık ettiği efsaneler de temelde anlatıcıları kadınlar olmasına rağmen bu dil, söylem ve zihniyeti, toplumsal değerler çerçevesine sığdırarak günümüze dek taşır.

Aydınlamanın pozitivist felsefe üzerinden devam ettirdiği modern kadın biçimlendirmesi ise modern mitlerin kadın algısını antik geçmişe eklemler. Ondan ayrı düşmeyen bir çizgi ile kadını bedensel hazların merkezi, tensel tatminin odak noktası, görsel kabulün koşulu kılarak onu ‘pazarlanabilen’ bir meta haline dönüştürür. Artık kadın; bedeni, görüntüsü, eti, kanı, aklı, zekası, doğurganlığı ya da herhangi bir özelliği ile ‘kendisine ait’ değildir. Bütün bu unsurlar politik dil tarafından alınıp satılabilir, ıskartaya çıkartılabilir, prim yaptırılabilir, kâr ettirilebilir, zarara uğratılabilir.

Modern dönemlerin antik dönem kadın algısından tek farkı, kadının kendisinin biçimlendirilmesine karşı eril akılla birlikte hareket etmesidir. Feminist girişimler dışta tutulmak üzere, modern kadın, bizzat kendisi için ‘düşünülen’ bir tasarımın gönüllü tatbik ettiricisi olarak modanın kölesi, trendlerin şımarık bebeği, kapitalizmin tüketici ikonu, politik dilin egemen söylemi, erkeğin haz objesi, çocuğun gönüllü kül kedisi ve dadısı toplumun ‘gidişatına göre’ biçimlenen bir ‘nesne’sidir.

Postmodern ortamda ise bu pozisyon kadının kendine evrilmesine yol açmış görünmektedir. Kendisi için süslenen, kendini tatmin eden ve kendisi için yaşayan bir neslin ayak sesleri bu evrimin ilk işaretleri olarak tüm zamanların en radikal başkaldırısını temsil etmektedir.

Bugün karşı karşıya olduğumuz toplumsal sorunların kökeninde yatan ayrımcılığın bu anlatılarla beslenmiş olması ve modern mitlerle bunun devam ettiriliyor olması bir bahtsızlık olarak insanın tarihine yazılmaya devam etmektedir. İnsanlık, cinsi ile ayrımcılık savaşını kazanmak konusunda geçmişi ile yüzleşmek, hafıza kodlarını yeniden düşünmek zorundadır.

Gönül Yonar

Bu yazı Temmuz 2019’da bilmekvaktidir.com‘ da yayınlanmıştır.

İlgili Kaynaklar

*Umberto Eco (2017), Antik Yunan. çev. Leyla Tonguç Basmacı, Alfa Yayınları.

*M. Foucault(2003), Cinselliğin Tarihi, çev. H. U. Tanrı ver, Alfa Basım.

*Nazile Kalaycı, (2019), Yaralarım Benden Önce Vardı: Uygarlığın Kuruluş Mitlerine Dair Feminist Bir Okuma, Uluslararası Mitoloji Sempozyum Bildirisi, Ardahan, 2019.

*Rezan Karakaş (2013), Değerler Eğitimi Bağlamında Siirt Menkıbeleri, Folklor Edebiyat, S. 73.

İlginizi çekebilir

İnsanlık İçin Çağrı
Güncel
103 views
Güncel
103 views

İnsanlık İçin Çağrı

Der - Gâh - 3 Eylül 2019

  ‘‘ Benim bir karıncaya ulu nazarım vardır.’’ İnsan İçin İnsanca Yaşam Toplumda yaşanan her türlü taciz, tecavüz, baskı, otoriter…

RODRİGO ARANJUEZ, DÖNÜŞ YOLU; YAHYA KEMAL
Kitaphâne
77 views
Kitaphâne
77 views

RODRİGO ARANJUEZ, DÖNÜŞ YOLU; YAHYA KEMAL

Der - Gâh - 7 Temmuz 2019

  Rodrigo, "Endülüs’e Ağıt" isimli bestesiyle oryantalizm ziftine bata çıka yol almaya çalışan münevverlere kaybolduğu dönüş yolunu göstermek için sesten…

İnziva’yı Unuttuk mu?
Güncel
83 views
Güncel
83 views

İnziva’yı Unuttuk mu?

Der - Gâh - 27 Mayıs 2019

  Zor zamanlarda mı yaşıyoruz? Modernizmin ve dahi postmodernizmin ortalığı kasıp kavurduğu, sosyal medya denilen ağın bir gayya kuyusu gibi…

Yorum Yaz

E-posta adresiniz yayınlanmayacaktır.